Tutarlılık ya da Bütünlük..

Tutarlılık ya da Bütünlük..

Tutarlılık ya da Bütünlük..

Tutarlılık

Doğru bir sonuç için, hesaba dahil edilecek her unsurun, katkı değeri ve sonucu etkileme yönü ile “tam” tanımlanması, olmazsa olmazlardandır. Nitekim Matematik, her terimi olumlu (+) veya olumsuz (-) değerleriyle eksik bırakmadan dikkate aldığından, her işlem için bir tek doğru sonuç verir.
Tabiatta olayların akışına; canlı/cansız varlıkların karşılıklı ve çoklu etkileşim dengelerine ve mekanizmalarına dikkatle bakıldığında, olaylara karışan bütün unsurların, var olma misyonlarına hep uygun davrandıkları ve bu etkileşimin güçlü ve ahenkli bir bütünlük içinde sürdüğü görülüyor.
Doğal yaşamın aktörleri olarak yağmurun yağışı, rüzgârın esişi, arının bal yapışı, ineğin süt verişi, ağacın meyve verişi, tohumun vakti gelince yeşermesi, güneşin doğuşu, mevsimlerin dönüşümü, karbon atomunun hep karbon atomu gibi tutarlı davranışı vs… bu genellemeye haklılık kazandıracak niteliktedir.
Kısaca, canlıların doğadaki çeşitlilik içinde var oluş nedenleri ile yaşam faaliyetleri arasında bir tutarlılık; bir bütünlük hâkim… Malum; buna yaratılış temelli evren tasavvurunda fıtrata -varlık sebebi ve amaca- uygunluk deniyor.
Eşyanın interneti bağlamında otomasyonlu düzeneklerde de birbirini eşgüdümlü tetikleyen geniş kapsamlı işlemlerin yazılımları da böyle bir nedensellik ve tutarlı bütünlük oluşturmakta; uyumlu hareketler bütünlüğü göze çarpmaktadır.
Ekosistemde böylesi anlamlı bir uyum ve bütünlük varken; bu sistemin içinde yer alan bir unsur, ama ne yapacağı her zaman öngörülemeyen bir aktör daha var ki, ciddi anlamda istisna teşkil ediyor: ‘insan’!..
İnsan deyince…
Keyfi davranabilme yetisi ile kimi söylemlerde tabiattaki en seçkin veya şerefli yaratık; kimilerinde ise doğanın katili (mazarrat – zarar veren) tek varlık diye anılıyor.
İnsan’ın “eşrefi mahlukat” olduğu iddiasında bulunanlar onun, ‘ne yaparsa hakkıdır’ yargısını üstü kapalı kabullenirler; ama evren tasavvurlarını dayandırdıkları Dini söylemlerin insan için, “hem öyle hem de aşağıların aşağısı” diye nitelendiğini nedense göz ardı ederler.
Onların aksine düşünenler ise hayvanlar aleminden örneklere bakarak insan varlığında öyle şerefli varlık nitelemesini hak edecek bir öz görmezler.
Her iki yargıda da haklılık payı var…
Çelişik gibi görünen bu durumu anlaşılır kılacak arka plan verilerine bakmak gerekiyor. Zira, her yargı, her seferinde ifade edilmese de belli kabullere dayanır. Koşulları değiştirdiğinizde doğruların yanlış; yanlışların doğru hale gelebilmesi o yüzdendir. Dolayısıyla yargılar, koşullarıyla birlikte geçerlidir.

Bütünlük

İnsan, bedensel ve zihinsel yeteneklerini kullanma serbestisi yüzünden farklı düşünsel ve duygusal davranış biçimleriyle yaratıcı, net değer üreten, içine doğduğu ortamlara yararlı olabildiği gibi; yaşadığı çevrenin bütün varlıklarını, yaşam desteği sağlayan bütün değerlerini istismar edici, hep tüketen, biriktiren, zarar üreten de olabiliyor.
Bu iki uçta şekillenen kişilik yapılarını ayıran nitelik farkı evren tasavvurlarında yatıyor.
İlkinde ekosistemin sadece unsurlarından biri olduğuna dayalı evren tasavvurundaki doğal hayata ve onu çevreleyen ortama bütünlüklü bakış ikincisinde yoktur.
O, kendi varlık sebebini sorgulamayan, uzun vadeli çıkarlarını düşünmektense kısa vadeli çıkarlarını gerçekleştirme peşinde, gerek duyduğu refah unsurlarını diğerleri için zarar doğuran yollardan temini meşru sayan, günü yaşama odaklı bir kişiliği temsil ediyor. Diğerleri kavramının gelecek nesilleri de kapsadığını umursamıyor bile.
Bu egoizm, insanlığın aydınlanma dönemine geçerken terk ettiği felsefi bir çöptür. Aydınlanma ile yaşam, bütünlüklü bakış ve diğerleri kavramını önemseyen bir evren tasavvuru üzerinde şekilleniyor.
İlginçtir; 1980’lere kadar, özellikle aydınlanma yaşanmış AB ülkelerinde bu bakış egemen idi ve insan haklarına -bir ölçüde de olsa diğerlerine; yani doğal hayata- saygının ve sosyal devlet anlayışının henüz tedavülde olduğu dönemlerden geçilerek geliniyordu. Neo-liberalizm denen piyasa ekonomisinde, toplumun/diğerlerinin haklarına saygının önüne bireyin hakları çıkarılıp kutsandığı yeni bir sosyo-ekonomik kültürel dönem başladı. İkinci tür evren tasavvurunun izlerini taşıyordu.
Bu bir kırılma idi; artık liberal ekonomi anlayışı ile güçlünün hakkını koruyan hukukun üstünlüğü ile orta sınıf erirken zenginin daha zengin; fakirin daha da fakirleştiği bir süreç başladı. Geçen 40 yıl boyu hemen her on yılda bir kriz yaşanarak bugünlere, Corona günlerine gelindi. Bu kriz dünya genelinde yaygın bir salgın ve bütün taşları yerinden oynatacak boyutta gelişiyor.
Sağduyu sahiplerince, daha çok kazanma uğruna “doğadan çalınan değerleri doğa şimdi geri alıyor” teşhisinde bulunulmakta; siyasetin ve ekonominin taşlarını yerinden oynatacak bu Corona günlerinde yaşananlardan sonra insanlığın, geçmişte iyiye, güzele ve doğruya dair yüce değer olarak ürettiği her ne kalmışsa o değerleri diriltecek çıkarsamalarda bulunacağı umudu ile hiçbir şeyin artık eskisi gibi olamayacağı öngörüsü dillendirilmektedir.
Krizleri de beraberinde getiren insandaki düşünsel ve duygusal davranış biçimi farklılığının tetikleyicilerini analiz edenler, sorgulamaya kapalılığın beşiği ideolojik şartlandırmaları en başa koyarlar. İdeoloji her ne renk olursa olsun, bir kez benimsetilince ardından pek çok yeni akıl daraltıcılar ve istismar aracı koşullandırmalar, insanın zihinsel ve duygusal dünyasında çarpık yapıları şekillendirmeye başlıyor.
Daha da derinlerdeki kök sorun nedir? sorusuna cevap vermek gerekirse öncelikle tutarlılık, bütünlüklü bakış edin(e)memişlik akla geliyor. Bütünlük, tutarlılık, dürüstlük kavramına İngilizcede integrity denmesi de bu bağlamda anlamlıdır.
Bir kısır döngü içinde hem Kök sorunu besleyen neden hem de ondan doğan sonuç, başta matematik ve temel bilimleri sevmemek en doğurgan sebep olarak karşımıza çıkıyor.

İstanbul, 3 Nisan 2020
Dr. Necati Saygılı

Soru Oluşturma Tekniği

Adı: Soru Sor (?!..)
Amacı: Soru sormanın önemi ve gücü bağlamında bilgi ve deneyim paylaşım ortamı olmak